Menu
CEMAL ŞAKAR'LA SÖYLEŞİ
Haberler • CEMAL ŞAKAR'LA SÖYLEŞİ

CEMAL ŞAKAR'LA SÖYLEŞİ

‘OKUYUNCA TAMAMLANACAK ÖYKÜLER YAZIYORUM’

Usta öykücü Cemal Şakar, ilk dört öykü kitabını "Sel ve Kum" adıyla bir araya topladı. Toplu Öyküler serisinin ilk kitabı Sel ve Kum'dan yola çıkarak günümüz Türk öykücülüğünü ele aldığımız söyleşide Şakar, 'içinde tahkiye barındıran geleneksel tüm anlatıları' hikâye, 'modernleşmeyle doğan metinleri' de öykü olarak adlandırıyor.

Geçtiğimiz yıl Hikâyât ve Sular Tutuştuğunda adlı iki hikâye kitabı ile Yazının Gizledikleri adlı bir eleştiri kitabı yayımlanan usta öykücü Cemal Şakar, ilk dört öykü kitabını bir araya topladı. "Sel ve Kum" adıyla Toplu Öyküler serisinin ilk kitabı olarak yayımlanan kitapta, yazarın Gidenler Gidenler (1990), Yol Düşleri (1996), Esenlik Zamanları (1999) ve Pencere (2003) adlı kitapları yer alıyor. İlk öyküsü 1982 yılında Aylık Dergi'de yayımlanan Şakar'ın neredeyse yirmi yılı cem eden kitabı Sel ve Kum'u fırsat bilerek, usta öykücünün 'hikâye'sini dinledik. Şakar'la, gelenekten moderniteye, öykülerde barınan imgelerden bu imgelerin hayatta ve okuyucuda bulduğu karşılıklara kadar pek çok şeyi konuştuk.

-'Sel ve Kum', yirmi yıllık öykü serüveninizi yansıtıyor bir anlamda. Sel ve Kum kelimelerinin zihinde bıraktığı izlenimle soracak olursak, yirmi yılda neler gitti neler kaldı?

-Bu soruyu eleştirmenlere sormak lazım. Çünkü ben tarafım ve gönlüm 'Tüm yazdıklarım kaldı' diye cevap vermek istiyor. Kitabın adı zaten bu soruyu sordurmak için Sel ve Kum olarak kondu. Her okuyan için farklı cevaplar olabilir.

-'Esenlik Zamanları'ndaki bir öykünüzde, kahramanlardan biri 'Ancak yazarak kendini katabiliyordu hayata' diyor. Sizin için de geçerli mi bu?

Yazmak, daha doğrusu yayınlamak, elbette hayata bir şey katmak anlamına gelir. Çünkü bir şeyi yayınlamak aynı zamanda 'önermek' demektir. Bazı şeylere karşı çıkarken, bazılarını da onaylarız. Yazarların sorumluluğu da bence bu noktada ortaya çıkıyor. Bir yazar, yazmadıklarıyla da yazardır. Tıpkı bir müminin yapmadıklarıyla, yapamayacaklarıyla da tanınması gibi.

-Öykülerinizin çoğunda yolculuk, rüyalar, uzak, arayış ve eşikte olma hali var. Sel ve Kum'un ilk kitabı Pencere'nin henüz giriş bölümünde zihinlere yerleşiyor bu düşünce: "Hepimiz bir kaderin peşindeyiz işte." Nedir yolculukla derdiniz?

Geleneksel tahkiyelerimizde de yolculuk güçlü mecazlardandır; onunla insanın dünya, hatta ahiret serüveni anlatılmaya çalışılmıştır. Doğmakla ucu açık bir yolculuğa başlamış oluyoruz. Aslında sıratı şimdi geçiyoruz; gergin bir ipin üzerinde seyir halindeyiz; kâh düşüyoruz, kâh kalkıyoruz. Bütün bu düşmelerimizi, sürçmelerimizi ve tövbeyle ayağa kalkma teşebbüslerimizi en iyi anlatabildiğim imge olduğu için yolculuktan vazgeçemiyorum.

-Bir konuşmanızda, "Gelenek diye bir şey vardı. Sonra modernizm geldi. Her şeyi aldı gitti." diyorsunuz. Gelenek tümüyle silindi mi hayatımızdan?

Tashih imkânı verdiğiniz için size teşekkür etmeliyim. TYB'de düzenlenen Mürekkebi Kurumadan adlı programda gelenekle ilgili soruya verdiğim cevabı yanlış anlayan bir arkadaşın yaptığı haberde öyle ibareler geçti. Oysa ben tam tersini iddia etmiştim. Gelenekle ilgili yaklaşımlarımızda, gelenek diye bir şey vardı, modern geldi onu kesti attı şeklinde yanlış bir bilinçdışı etkin olarak çalışıyor. Böyle bir yaklaşım geleneği 'ölü malzemeler' yığınına dönüştürüyor. O zaman biz bir gelenekten söz edemeyiz, olsa olsa arkeologların ilgi alanına girecek bir 'çeyiz sandığı'dır bu malzeme yığını. Bir dönem geldi modernlik dediğimiz ve aslında pek de tanımadığımız bir şeyle geleneğimizin yolu kesişti. Birbirlerini etkileyip değiştirdiler, dönüştürdüler ve halen birbirlerinin içinde yaşıyorlar. Orada şöyle demiştim: 'Şu an geleneğin içindeyim, onunla besleniyorum ve yazdıklarımla onu da besliyorum.' Bu noktada abartılmış iyimserliğe lüzum da yok. Elbette modernleşme galebe çaldı. Biz insanlarla, tabiatla ve eşyayla atalarımız gibi ilişki kuramıyoruz. Modern teknolojinin ürettiği tüm ürünleri çok da sorgulamadan kullanıyoruz. Dolayısıyla biz modern insanlarız ama modernist olmak zorunda değiliz.

-Modernizmle hatta postmodernizmle birlikte kapalı metinlerin/öykülerin arttığı, okurun da kendini metinde bulmasının zorlaşğı bir gerçek. Sizin için yapılacak 'Okuru da hikâyesine katan, okuyunca tamamlanacak öyküler yazıyor.' tanımlamasına ne dersiniz?

-Haklısınız; 'okuru da hikâyesine katan, okuyunca tamamlanacak öyküler yazıyor'um. Zaten öykü modern zamanlarda doğmuş bir tür. Benim için hikâye-öykü ayrımı da bu noktada anlam kazanıyor: İçinde tahkiye barındıran geleneksel tüm anlatılara hikâye, modernleşmeyle doğan metinlere de öykü diyorum. Modernizmi de 1850-1930 arası ifadesini bulan estetik bir tutum, bir anlamda modernitenin sanatsal ifade biçimi olarak tanımlasak yanılmış olmayız. Hal böyle olunca öykünün var olduğu zemin, alabildiğine modern bir durum. Belki bu noktada bir araç olarak öykünün imkânlarını sorgulamalıyız. Sezai Karakoç'un "Benim aşkım uymaz öyle her saza" dediği gibi, gerçekten söylemek istediğimiz her şeye uyup uymadığını sorgulamamız lazım.

-Edebistan adlı internet sitesinin öykü editörlüğünü yapıyorsunuz. Bugün yazılmakta olan öyküleri de yakından izliyorsunuz. Türk öyküsünün nabzı nasıl atıyor?

-Bence nabzımız, dünya öykücülüğüyle aynı tempoda atıyor, fazlası var, aşağısı yok. Bu anlamıyla 2010 ilk kitaplar bakımından oldukça dikkat çekici geçti: Güzide Ertürk, Düşeş; Mukadder Gemici, Asla Pes Etme; Nermin Tenekeci, Yoksa; Hasibe Çerko, Us Lekesi; Kamil Yıldız, Her Şey Hakkında Bir Öykü; Yılmaz Yılmaz, Sâlik Yola Düşünce; Mehmet Harmancı, Muhtemel Menkıbeler ve Güray Süngü, Deli Gömleği ilk elde sayılabilir. Unuttuklarım varsa bağışlasınlar.

(YAVUZ ULUTÜRK’ÜN GERÇEKLEŞTİRDİĞİ BU SÖYLEŞİ, www.zaman.com.tr ‘den alınmıştır; 26.05.2011)

ÖMER

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi.

Diğer Yazıları